Attilâ Şenkon: “Yaraların kabuklarını kaldırmayı tercih ediyorum.”

Attilâ Şenkon, yeni romanı Huzursuzlar ile yaşlılık ve huzurevi temalarını ele alıyor.

 Fotoğraf: Neslihan Karayakaylar Tamyaman

Söyleşi: Cüneyt Akbaba

Son romanınız Huzursuzlar’ın ortaya çıkış hikâyesini anlatır mısınız? Sizi bu kitabı yazmaya iten duygu neydi?

2020 yılının sonlarına doğru, bir arkadaşımın cinsel tacizle suçlanması beni derinden etkiledi. Suçlamayı yapan kadının elinde ne bir kanıt ne de tanık bulunuyordu ve benim için bu durum, bir itiraf değil, bir iftira olarak algılandı. Bu olay, altı yıl boyunca zihnimde yankılandı ve sonunda romanımın merkezine yerleşti. Huzursuzlar’ı kaleme alarak kendi iç huzurumu bulduğumu söyleyebilirim. Ancak bu eserin bazıları için huzursuzluk yaratacağından da eminim.

Huzursuzlar’da bir huzurevini romanın merkezine yerleştiriyorsunuz. Neden özellikle böyle bir mekân seçtiniz?

Romanımı tek bir kelimeyle tanımlamam gerekirse, vicdan romanı derim. Yaşlı karakterlerimin geçmişleriyle yüzleşeceği, vicdan muhasebesi yapacağı bir “hafıza mekânı” olarak huzurevi en uygun yerdi. Romanın hazırlık aşamasında huzurevleri hakkında kapsamlı bir araştırma yaptım ve birçok huzurevini ziyaret ettim. Yazım sürecinde ise, yarattığım Bir Tatlı Huzur adlı mekânda neredeyse iki yıl geçirdim.

Mimarlık eğitimi almış bir yazar olarak, mekân kurmanın edebiyatınızdaki yerini nasıl tanımlarsınız?

Mimarlık eğitiminin yazma pratiğime büyük katkısı oldu. Birinci sınıfta aldığımız temel tasarım dersi, aslında bir yazı atölyesi gibiydi. Mimari tasarımda “Bitmiş bir forma artık hiçbir şey ekleyemezsiniz ve ondan hiçbir şey çıkaramazsınız” ifadesi, edebiyatın kurmaca yapısının özünü yansıtır. Her iki alanda da yarattığınız dünyayı, birinde çizgilerle, diğerinde kelimelerle somutlaştırıyorsunuz. Kurmacanın üç ana unsuru olan karakter, zaman ve mekân yaratma konusunda mimarlıktan oldukça faydalanıyorum.

Adı Bir Tatlı Huzur olan bir huzurevinde geçen hikâyede huzurdan çok huzursuzluk görüyoruz. Bu tezat sizin için neyi temsil ediyor?

Nezaket Hanım, Selami Bey, Mebus Bey ve diğer karakterler, huzurevine farklı nedenlerle gelen bireylerdir. Kimi isteyerek, kimi bir yakını tarafından bırakılmıştır. Bir Tatlı Huzur’da her ne kadar olumsuzluklar olsa da, kendilerine huzurlu bir ortam yaratmayı başarmışlardır. Ancak, eski bir Yeşilçam oyuncusu olan Pervin Korcan’ın gelişiyle tüm dengeler bozulur. Bu kadının hırsı, geçmişin karanlık sırlarını gün yüzüne çıkarır ve huzurevinde huzur kalmaz.

Sizce insan yaş aldıkça geçmişine daha mı çok sığınıyor?

İçinde pişmanlık barındırmayan, temiz bir geçmişe sığınmak her yaşta insana iyi gelir. Bu bağlamda, sığınabileceğimiz en güvenli yer çocukluğumuz gibi görünüyor.

Huzursuzlar’ı yazarken sizi en çok etkileyen veya duygulandıran sahne hangisiydi?

Romana son dakika eklenen; Nezaket Hanım, Selami Bey ve Mebus Bey’in Guguk Kuşu filmi üzerine kendi hayallerine daldığı bölüm benim için çok özeldir. Bu hayallerin sonunda duyulan “Pes!”, “Vah!”, “Tüh!” ünlemleri, pişmanlık dolu hayatların özeti gibidir.

Romanınız, yaşlılık ve yalnızlık kadar dostluğu ve dayanışmayı da anlatıyor. Okurlarınızın Huzursuzlar’ı bitirdiğinde akıllarında hangi soruların veya duyguların kalmasını istediniz?

Temiz bir vicdanın en rahat yastık olduğu söylenir. Romanı bitirdiklerinde başlarını yastıklarına huzurla koyabiliyorlarsa, bu benim için yeterlidir. Çünkü vicdan azabı, bu dünyanın en ağır yüküdür. Menfaatin geçerli olduğu bir dünyada, merhamete yatırım yapmalarını öneririm.

Edebiyatın toplumsal farkındalık yaratma gücüne inanıyor musunuz? Özellikle yaşlılık ve bakımevleri konusunda bir mesaj vermeyi amaçladınız mı?

Tüm sanat dalları, farkındalık yaratma konusunda önemli bir rol oynar. Didaktik olmadan, mesaj vermeyi seviyorum. Yaraların üzerine merhem sürmek yerine kabuklarını kaldırmayı tercih ediyorum. Önceki eserlerimde de benzer konulara dikkat çekmeye çalıştım. Huzursuzlar’ın da insanları yaşlı bakımevleri üzerine düşündürmesini umuyorum. Bu, Türkiye’nin önemli sorunlarından biri. Huzurevleri, her açıdan yetersiz kalıyor.

Yazarlık serüveniniz boyunca öykü ve roman arasında gidip geldiniz. Sizi bugün hâlâ yazmaya motive eden şey nedir?

Edebiyat ve kitapların olmadığı bir yaşam düşünemiyorum. Kendimi “eli kalemle doğan çocuk” olarak tanımlıyorum. Okuma yazmayı öğrenmeden önce düşüncelerimi çizgilerle ifade ediyordum. Okula başlayınca, kelimelerle yazmaya başladım ve o günden beri durmaksızın yazıyorum.

Yeni projeleriniz neler? Okurlarınızı önümüzdeki dönemde hangi çalışmalar bekliyor?

Ankara metrosunda karşılaştığım neşeli bir çingene ailesi beni derinden etkiledi. Onlar sayesinde dokuz-sekiz ritminde, cıva kıvamında bir hikâyenin peşine düştüm. Henüz “avcı-toplayıcı” evresinde olduğum bu romanı ne zaman yazmaya başlayacağımı bilmiyorum.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu