Bir Ruh Atlası: Rol Modelleri ve Modern Hayatın Çatışması
Bilal Can’ın ‘Rol Yapmayan Rol Modeller’ kitabı, modern hayatın insan üzerindeki etkilerini ele alıyor.
Şair yazar Bilal Can, “15X33 Rol Yapmayan Rol Modeller” adlı eserini Ahenk Kitap etiketiyle okuyucularla buluşturdu. Kitap, “Ömer Talha ve B. Neva’ya ithaf edilmiştir” ifadesiyle başlıyor. Bilal Can, kitabın ortaya çıkış hikayesini, oğlu Ömer Talha’nın “Necip Fazıl kim baba?” sorusuyla ilişkilendiriyor ve bu sorunun onu çocuklara rol modellerini anlatmaya yönlendirdiğini belirtiyor. Bu bağlamda, kitabın ana hedef kitlesi çocuklar olarak öne çıkıyor.
Modern zamanların en büyük sorunlarından biri, insanları köksüz bırakmasıdır. Modernleşme, bireyleri özgürleştirdiğini iddia ederken, aynı zamanda onları kutsallardan, gelenekten ve aidiyet duygusundan uzaklaştırıyor. Günümüzde insanlar birçok bilgiye ulaşabiliyor ancak neye inanacaklarını belirlemekte zorlanıyorlar. Aile, komşuluk, din ve gelenekler, geçmişte insanları ayakta tutan manevi desteklerdi. Ancak modern yaşam, hız, tüketim ve bireysellik gibi unsurlar etrafında şekilleniyor ve bu durum insanı kalabalıklar içinde yalnızlaştırıyor. Kutsalın yerini fayda, hikmetin yerini ise verimlilik alıyor. Bu bağlamda, hedonist ve modernist bir yaşam tarzı, insanları daha da yalnızlaştırıyor.
Bu noktada teknoloji meselesi sıkça gündeme gelse de, asıl sorun insanın anlam ile bağını kaybetmesidir. Bilgi artarken, derinlik ve irfan azalıyor. İnsan, her şeye ulaşabiliyor ancak kendisine ulaşmakta zorlanıyor.
Rol Yapmayan Rol Modeller ilk bakışta klasik bir biyografi kitabı izlenimi verse de, birkaç sayfa ilerledikten sonra bu eserin, tanıttığı kişilerin ötesinde bir derinlik taşıdığı anlaşılıyor. Kitap, modern çağda “nasıl insan olunur?” sorusunu yeniden ele alıyor. Herkes görünür olmanın peşinde ama çok az kişi gerçekten iz bırakabiliyor. Bilal Can, tam da bu ayrımı vurguluyor.
Kitabın girişinde “insan kalitesinin aşınması” vurgusu dikkat çekiyor. Yazar, modern yaşamın şehirler ve alışkanlıkların yanı sıra, insan karakterini de yıprattığını düşünüyor. Sürekli değişen gündemler, hız, dikkat dağınıklığı ve gösteri kültürü içinde insanın odağı kayboluyor. Ancak bazı isimlerin hala ayakta kalabilmesi dikkat çekici. Bunun nedeni, bu kişilerin çağın rüzgarına kapılmadan kendi duruşlarını koruyabilmeleridir. Kitapta anlatılan kahramanlar, kusursuz figürler olarak sunulmuyor. Aksine, çoğu zorlu yaşamlar geçirmiş, yalnızlık çekmiş ve bazen kendi dönemlerinde bile anlaşılamamışlar. Ancak onları önemli kılan şey, bu çatışmaların içinden bir duruş geliştirebilmeleridir. Bu nedenle kitap, başarı hikayeleri anlatmaktan çok, karakter meselesini ele alıyor.
Örneğin, Cemil Meriç‘in düşünce ısrarı, Nuri Pakdil‘in tavizsiz dili, Cahit Zarifoğlu‘nun içsel kırılganlığı ve Ayşe Şasa‘nın zihinsel dönüşümü, insanın kendi iç savaşıyla yüzleşmesi gerektiğini vurguluyor.
Kitapta yer alan otuz üç karakterden biri olarak, merhum üstat Sezai Karakoç ele alınıyor. Karakoç, şiiri hayatın merkezine koyan bir medeniyet adamı olarak tanımlanıyor. Eser, onun çocukluk döneminden başlayarak nasıl bir fikir ve duyarlılık dünyası oluşturduğunu on beş maddede özetliyor. Ergani, Maden, Maraş, Gaziantep ve İstanbul gibi yerlerde geçen yaşamı, zamanla bir “Diriliş” düşüncesine dönüşüyor. Karakoç’un annesinden öğrendiği gül imgesi, şiirinin metafizik boyutunun temel taşlarından biri haline geliyor. “Gül, onun sonsuz iyilik güneşinin teriydi” ifadesi, onun estetik ve manevi dünyasını özetleyecek kadar güçlü bir anlatım sunuyor. Çünkü Karakoç’un şiirinde gül, peygamber sevgisini, merhameti, hakikati ve dirilişi aynı anda ifade eden bir sembol.
Metinde, üstadın Batı’ya karşı olan duruşu da net bir şekilde hissediliyor. “Vahşet Bölgesi” ifadesi, onun moderniteye karşı geliştirdiği eleştiriyi yansıtıyor. Burada mesele, sadece siyasi bir tepki değil, aynı zamanda insan ruhunun kayboluşuna karşı duyulan büyük bir itirazdır. Modern çağın hızına, tüketim kültürüne ve kutsalı aşındıran unsurlarına karşı Karakoç, şiiri ve düşünceyi bir direnç alanı olarak kullanıyor.
Bölüm boyunca “Diriliş” fikri ön planda. Bilal Can’ın onu “gönül işçisi” olarak tanımlaması tesadüf değil. Çünkü Karakoç için diriliş, geçmişe bir ağıt yakmak değil, yeniden ayağa kalkma iradesini simgeliyor. “Diriliş dirilmişlerin işidir” sözü de bu bağlamda önemli. İnsan, önce kendi iç dünyasını ayağa kaldırmalı ki topluma seslenebilsin.
Büyük Doğu çevresiyle kurduğu bağlantılar, Hızırla Kırk Saat ve Diriliş Neslinin Amentüsü eserleri, onun üretim disiplinini gözler önüne seriyor. Özellikle Hızırla Kırk Saat’in yazım sürecine dair anlatılar, şiiri gündelik yaşamın ötesine taşıyan bir iç yolculuk hissi veriyor.
Metnin en güçlü yönlerinden biri, Karakoç’u sıradan bir biyografi figürü haline getirmemesi. Onu bir tavır insanı olarak sunuyor. Ödül törenlerine katılmaması, mesafeli duruşu, münzevi yaşam tarzı ve şiirle olan bağı, onu çağın gösteri kültüründen ayırıyor. Bugün birçok insan görünür olma çabası içindeyken, Karakoç derinleşmeyi seçen bir figür olarak öne çıkıyor.
Bu nedenle kitaptaki Sezai Karakoç portresi, büyük bir şairin ötesine geçiyor. Modern çağın aşındırdığı anlam duygusuna karşı kalemiyle direnmeye çalışan bir fikir öncüsü olarak karşımıza çıkıyor. Şiiri ve düşüncesi, insanın kökünü kaybettiğinde yönünü kaybettiğini vurguluyor.
Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın kronolojik bir sıralama yapmaması. Daha çok bir ruh atlası oluşturuyor. Kendisine sorulduğunda “Zuhurata tabi oldum. Geleni yazdım. Yazılmak için geldiler” demiştir. Bu bağlamda, bir mutasavvıf ile modern bir düşünür yan yana geliyor. Yunus Emre ile Ş. Teoman Duralı arasında yüzyıllar var ama ikisi de hakikati arama ısrarı taşıyor.
“15×33” yöntemi de kitabın farklı bir yönü. Otuz üç kişiyi on beş maddede anlatmak ilk anda zor görünüyor. Ancak Bilal Can burada, kişilerin özünü görünür kılmaya çalışıyor. Okura, “Bu insanı asıl ayakta tutan şey neydi?” sorusunu sorduruyor.
Dil meselesi de önemli. Kitap, akademik bir hava taşımıyor; yer yer samimi bir sohbet havası sunuyor. Bu nedenle okur, ders dinliyormuş gibi hissetmiyor. Daha çok biriyle uzun bir kültürel sohbet yapıyormuş hissi oluşuyor. Kitabın samimiyeti buradan geliyor.
Kapak tasarımı da bu sadelikle uyumlu. Gösterişli bir dünya vaat etmiyor; aksine, güçlü bir düşünceyi sade bir şekilde sunuyor. Üstteki sakin ton ile alttaki kırmızı alan arasındaki ayrım, modern hayatın gerilimini ve insanın iç dünyasıyla dış dünyası arasındaki çatışmayı simgeliyor. Ortadaki ince çizgi üzerinde duran küçük insan figürleri, orijinal kalmanın ince bir denge işi olduğunu hissettiriyor. Figürlerin gölgeleri, insanların arkasında taşıdığı karakteri, geçmişi ve yükü sembolize ediyor. Siyah nokta ise bir merkez ya da yön arayışı hissi veriyor. Tipografinin sade tutulması da kitabın ruhuyla uyumlu. Kapak, düşünmeye davet eden bir atmosfer yaratıyor.
Kitap boyunca hissedilen temel düşünce, insan kendisi olmaya cesaret edemediğinde rol yapmaya başladığıdır. Modern çağ, sürekli yeni roller üretiyor. Başarılı insan, entelektüel insan, mutlu insan gibi birçok rol ortaya çıkıyor. Bilal Can’ın yazdıkları ise, rol arkasına saklanmayan, gerçek kimliğini gizlemeyen insanları anlatıyor. Belki eksik, belki sert, belki yalnız; ama gerçek, saf ve katıksız gerçek.
Bu nedenle Rol Yapmayan Rol Modeller, belirli şahsiyetleri tanıtan bir eser olmanın ötesinde, çağ insanına yöneltilmiş bir soru niteliği taşıyor: Bu kadar görüntünün içinde insan hâlâ kendisi olarak kalabilir mi?
Son olarak, son dönemde kendi kavramlarımızı sisteme yükleyen ve bizi etkileyen bakanımıza teşekkür ediyoruz. Adalar denizi, Türkistan çok güzel, ancak yeterli değil. Sorularımızı buraya da taşıyoruz: Sayın Milli Eğitim orada mısın?
15×33
Rol Yapmayan Rol Modeller
Bilal CAN
Ahenk Kitap
İstanbul 2026
198 s.




