Siyasetin İmkânlar Sanatı: Geri Çekilmek Bazen Kazanmanın Yolu

Siyasette geri çekilmenin önemine ve Türkiye’nin siyasi gerilimlerine dair değerlendirmeler.

“Siyasette bazen kazanmanın yolu geri çekilmeyi bilmektir.”

Türkiye, uzun bir süredir yüksek tansiyonla mücadele ediyor. Bu gerginlik yalnızca iktidar ve muhalefet arasında değil, aynı zamanda siyasi partilerin kendi içlerinde de hissediliyor. Bu nedenle, CHP’deki tartışmalar artık sadece bir kurultay meselesi olmaktan çıkmış durumda.

Mahkeme kararları var; bunları beğenmek ya da eleştirmek mümkün. Ancak siyasetin alanı yalnızca mahkeme salonlarıyla sınırlı değil. Nihayetinde siyasi partilerin gerçek meşruiyeti, delegeler ve seçmenler tarafından belirleniyor.

Bu bağlamda, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “Kılıçdaroğlu, 13 yıl genel başkanlık yaptığı bu köklü kurumu incitmemek ve bir kaosa yol açmamak adına tarihi bir sorumluluk üstlenmelidir” şeklindeki çağrısını hala önemli buluyorum. Türkiye’nin şu an yeni bir siyasi gerilime değil, tam tersine bir sakinleşmeye ihtiyacı var.

Bu süreçte kritik rol Kemal Kılıçdaroğlu’na düşüyor. Çünkü bazen siyasette en etkili hamle, tüm kapıları zorlamak değil, bazı kapıları açık bırakmak olabilir. Kılıçdaroğlu, genel başkanlığa dönüşünün ardından, polis eşliğinde binanın tahliye edilmesine rağmen ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın olaylarla ilgili soruşturma başlatmış olmasına rağmen, bu durumu yönetmek zorunda.

Bugün mesele yalnızca hukuki değil; aynı zamanda bir siyasi akıl meselesidir. Demokrasilerde en değerli şeylerden biri de tansiyonu düşürebilmektir. Süleyman Demirel’in “Siyaset imkânlar sanatıdır” ifadesini unutmamak gerekiyor. Bu, imkansızlıklar ve zorluklar karşısında pes etmek yerine mevcut koşulları değerlendirip alternatif çözümler üretme felsefesini ifade eder. Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi kurultay sürecine sokması, siyasetin imkânlarını kullanmak anlamına geliyor.

Sonuçta, delegeler ve seçmen doğru olanı belirleyecektir. Demokrasinin güzelliği de burada yatıyor.

GENÇLER İÇİN SAĞLIK BAŞARININ ÖNÜNDE GELDİ

SUSAM Bülten’de yer alan verilere göre, Türkiye’de 15-24 yaş grubundaki gençler, nüfusun yaklaşık yüzde 15’ini, yani 12.7 milyonunu oluşturuyor. Ancak genç nüfusun toplam nüfus içindeki oranı zamanla geriliyor. 2014’te yüzde 16.5 olan bu oran, 2025’te 14.8’e, 2050 projeksiyonunda ise 9.7’ye kadar düşmesi bekleniyor.

15-24 yaş grubundaki her 14 gençten biri, iller arasında göç ediyor. Göç nedenleri arasında eğitim ilk sırada yer alıyor; bu yaş grubundaki gençlerin yüzde 48.7’si eğitim için göç ediyor. Kadınlarda bu oran yüzde 52.9’a, erkeklerde ise yüzde 42.9’a çıkıyor. İkinci sırada ise iş bulmak veya işe başlamak geliyor; bu nedenle göç eden gençlerin oranı yüzde 11.1.

Genç kadınlara yönelik şiddet verileri, toplumsal kırılganlığın en ciddi boyutlarını gözler önüne seriyor. Son 12 ayda, 15-24 yaş grubundaki kadınlar, tüm şiddet türlerinde diğer yaş gruplarına göre daha yüksek oranlarda şiddete maruz kalmış durumda. Bu yaş grubunda psikolojik şiddet oranı yüzde 15.2, dijital şiddet yüzde 7.3, ısrarlı takip yüzde 5.8, ekonomik şiddet yüzde 4.6, fiziksel şiddet yüzde 3.8 ve cinsel şiddet ise yüzde 1.8 olarak kaydedildi.

Bu veriler, istatistiklere yansıyanlar. Aile ve mahalle baskısını, damgalanma korkusunu ve suçlanma endişesini de unutmamak gerek. Gerçekler çok daha karmaşık olabilir.

18-24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 54.4’ü kendini mutlu, yüzde 33.7’si orta, yüzde 11.9’u ise mutsuz olarak tanımlıyor. Gençleri en çok mutlu eden unsur ise sağlık; toplamda yüzde 38.8 ile ilk sırada yer alıyor. Bunu başarı yüzde 22.8, para yüzde 16.6, sevgi yüzde 16.3 ve iş yüzde 5.5 izliyor.

Susam Bülten’in uzmanlarının notu şöyle: “Genç nüfusun toplam nüfus içindeki payı azalırken, gençliğin taşıdığı toplumsal yük hafiflemiyor. Eğitim için göç eden, işgücü piyasasına eşitsiz koşullarda giren, önemli bir bölümü ne eğitimde ne istihdamda kalan, genç kadınlar özelinde ise şiddetin farklı biçimlerine daha fazla maruz kalan bir gençlik tablosu var.”

Bir ülkenin geleceği yalnızca kaç genci olduğuyla ölçülmez. Asıl mesele, o gençlerin kendilerini güvende hisseden, fikirlerinin duyulduğuna inanan ve hayal kurmaktan vazgeçmeyen bireyler olmasıdır.

SPOR BAZEN SADECE SPOR DEĞİLDİR

HULL City’nin Wembley’de elde ettiği zaferin görüntülerini izlerken insanın duygulanmaması elde değil. Çünkü burada sadece bir futbol takımının başarısı yok; bir hikaye var. Acun Ilıcalı’nın büyük risk alarak satın aldığı ve birçok kişinin “zor toparlanır” dediği bir kulüp, bugün Premier Lig sahnesine çıkıyor. Tribünlerde Türk bayrakları dalgalanıyor ve bu bayrakları taşıyanların önemli bir kısmı İngiliz taraftarlar.

Futbolun büyüsü tam da burada. Bazen insanlar aynı dili konuşmadan da ortak bir sevinç yaşayabiliyor. Wembley gibi futbol tarihinin en özel statlarından birinde binlerce insanın aynı anda ayağa kalkması ve bir kulüp etrafında ortak bir duygu oluşması, sporun gerçek gücünü gösteriyor. Bu nedenle Hull City’nin hikayesi sadece sportif bir başarı değil; aynı zamanda duygusal ve kültürel bir bağ hikayesidir.

İYİ BAYRAMLAR HERKESE

Bazen bir ülke siyasetle, bazen ekonomiyle, bazen de gündemin bitmek bilmeyen gürültüsüyle yoruluyor. Ancak bayramlar, bize küçük bir mola verme fırsatı sunuyor. Bir telefon, uzun zamandır görüşülmeyen bir akraba, aynı sofrada edilen bir kahkaha ve insanın içinden geçen o eski cümle: “İyi ki hâlâ birlikteyiz…”

Kurban Bayramı’nın, kırgınlıkların azaldığı, seslerin yumuşadığı ve insanların birbirine yeniden temas etmeyi hatırladığı günlere vesile olmasını diliyorum. İyi bayramlar.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu